11. Yargı Paketi LGBTİ+ Haklarına Saldırı Niteliğindedir!

Türkiye’de son yıllarda “yargı reformu” başlığı altında yürütülen yasa değişiklikleri, yargının etkinliğini artırma, hak arama yollarını güçlendirme ve adalete erişimi kolaylaştırma hedefleriyle kamuoyuna sunulmuştur. Ancak uygulamaya yansıyan paketlerin önemli bir kısmında, özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği, çocuk hakları ve ifade özgürlüğü gibi temel insan haklarını ilgilendiren konularda, hak temelli bir yaklaşım yerine güvenlik ve kontrol odaklı düzenlemelerin öne çıktığı görülmektedir.
Bu çerçevede hazırlanan 11. Yargı Paketi, henüz TBMM gündemine resmî olarak sunulmadan dahi, içerdiği bazı maddeler nedeniyle insan hakları alanında ciddi tartışmalara neden olmuştur. Taslakta yer alan düzenlemeler, özellikle cinsiyet kimliği, cinsiyet uyum süreci ve çocuk adalet sistemi alanlarında hak kısıtlamaları getirme potansiyeli taşımaktadır.
Hazırlanan taslak, cinsiyet uyum sürecine dair mevcut düzenlemelerde köklü değişiklikler öngörmektedir. Buna göre cinsiyet uyum izni için yaş sınırı 18’den 25’e çıkarılmakta, ayrıca “üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun olma” şartı getirilmektedir. İzin süreci, Sağlık Bakanlığı’nın belirleyeceği tam teşekküllü hastanelerde, en az üçer ay arayla yapılacak dört ayrı değerlendirme sonucuna bağlanmaktadır. Bu düzenleme, pratikte trans bireylerin cinsiyet uyum sürecine erişimini ciddi biçimde zorlaştırmakta ve sağlık hizmetine ulaşma hakkını kısıtlamaktadır. Ayrıca Türk Ceza Kanunu’na eklenmesi öngörülen “kanuna aykırı cinsiyet değişikliği” suçu, yalnızca tıbbi müdahaleyi gerçekleştirenleri değil, sürece başlayan kişileri de cezalandırılabilir hale getirmektedir. Böylece hem bireylerin bedensel özerkliği hem de sağlık çalışanlarının mesleki uygulamaları ceza tehdidi altına alınmaktadır.
Taslakta yer alan bir diğer düzenleme, Türk Ceza Kanunu’nun 225. maddesinde tanımlanan “hayasızca hareketler” suçunun kapsamını genişletmektedir. “Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta bulunmak ya da bulunmayı alenen teşvik etmek, övmek veya özendirmek” ifadeleriyle, son derece muğlak ve keyfî yorumlara açık bir tanım getirilmiştir. Bu değişiklik, kadınlar ve LGBTİ+ bireylerin ifade özgürlüğü, özel hayatın gizliliği ve örgütlenme hakkı açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. “Genel ahlak” gibi tanımı belirsiz kavramlara dayalı suçlar, hukukun temel ilkelerinden olan kanunilik ve belirlilik ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Bu tür düzenlemeler, bireylerin kimliklerini, cinsiyet ifadelerini ya da savunuculuk faaliyetlerini potansiyel suç alanına dönüştürürken, sivil toplumun ifade alanını daraltmaktadır. Hukukun, toplumsal normların dayatıldığı bir denetim aracına dönüşme riski bu maddede açık biçimde görülmektedir.
Önerilmekte olan 11. Yargı Paketi, aynı zamanda çocuk adalet sistemiyle ilgili önemli değişiklikler öngörmektedir. 15–18 yaş aralığındaki çocukların, kasten öldürme gibi ağır suçlarda ceza indirimi uygulanmaksızın yetişkinlerle aynı cezalarla yargılanabilmesinin önü açılmaktadır. Bu değişiklik, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin “çocuğun yüksek yararı” ve “onarıcı adalet” ilkeleriyle açık bir çelişki içerisindedir. Çocuğun suça sürüklenmesi, bireysel bir tercih değil çoğu zaman sosyal dışlanma, yoksulluk ve eğitime erişimsizlik gibi yapısal nedenlerin sonucudur. Bu nedenle cezaları artırmak veya çocukları yetişkin gibi yargılamak, adaleti güçlendirmekten ziyade cezalandırma kültürünü derinleştirir. Ayrıca taslak, çocuk hükümlülerin cezalarının kapalı cezaevlerinde başlamasını öngörmekte ve eğitimevine geçiş sürecini idari bir kurulun değerlendirmesine bağlamaktadır. Bu yaklaşım, çocukların yeniden topluma kazandırılmasını hedefleyen sistemin rehabilitatif yönünü zayıflatmakta, infazın daha kapalı ve cezalandırıcı bir karakter kazanmasına yol açmaktadır.
Tüm bu düzenlemeler bir araya geldiğinde, 11. Yargı Paketi’nin yalnızca teknik bir hukuk reformu olmadığı, aynı zamanda insan haklarının kapsamını daraltan bir yön taşıdığı görülmektedir. Cinsiyet uyumu sürecinin sınırlandırılması, bireylerin bedensel özerklik hakkını zayıflatmakta; “genel ahlak” temelli suç tanımları, ifade özgürlüğünü ve örgütlenme hakkını tehdit etmekte; çocuk adaletinde getirilen değişiklikler ise koruyucu ve onarıcı yaklaşımın yerine cezalandırıcı bir perspektif yerleştirmektedir. Bu yönleriyle taslak, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarıyla uyumlu bir çerçeve sunmamaktadır.
Adil Yargılanma Hakkına Erişim Derneği olarak, yargı reformlarının yalnızca cezaların sertliğiyle değil, hakların güvencesiyle ölçülmesi gerektiğini vurguluyoruz. Gerçek bir yargı reformu, bireylerin özgürlük alanlarını daraltan değil, genişleten bir anlayış üzerine inşa edilmelidir. Cinsiyet kimliği, cinsel yönelim, çocukluk hâli ya da yaşam tarzı, toplumsal düzenin değil, insan onurunun konusudur. Hukukun temel işlevi, toplumu tek tipleştirmek değil, farklılıkları güvence altına almaktır.
Bu nedenle, 11. Yargı Paketi’nin mevcut hâliyle yasalaşması durumunda insan hakları alanında geriye gidiş yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Taslak, katılımcı bir süreçle, baroların, insan hakları örgütlerinin, kadın ve LGBTİ+ kuruluşlarının, çocuk adaleti alanında çalışan uzmanların görüşleri alınarak yeniden düzenlenmelidir. Devletin görevi, kimlikleri veya bedenleri denetlemek değil, her bireyin haklarını eşit biçimde korumaktır.



